Blog

3 Eylül 2006

Aladağlar Geçişi

Sonbaharın son demi, Kaçkar dağlarında  günler süren yürüyüşün ardından başka bir yolculuk beni heyecanlandırmaz diye düşünürken içimin pır,pır etmesini anlayamıyorum. Ne zaman yolumu dağlara çevirsem büyülenmiş gibi uzaklara bakmaktan kendimi alamıyorum. Şehirler arası otobüs terminalindeki buluşmaya geç kalırım korkusuyla herkesten önce gidiyorum. Yaşamak adına pek çok şeye geç kalmış olmanın getirdiği bu erkencilik  hayatıma son dönemde giren bir alışkanlık. Kalabalık,sahanda çırpılan bir yumurta gibi dönüp duruyor gelenden gidenden başım dönüyor. Çevrede olup bitene göz gezdiriyorum. Bavul bekçileri,sigara içmek için gizlenmiş gençler,babaların görmemek için arkalarını döndükleri vedalaşmalar.

Uzun zamandır beni yolcu eden hiç kimse yok; ayrılıkları saymazsak tabi. On iki otuz otobüsüyle Niğde yolculuğu miskin bir sohbetle sürüyor uyumak için kendimi zorluyorum. Gün ışımadan indiğim otobüs terminalinde bütün banklar uyku için kapılmış.Hava soğuk ve hiç kimse yerini kaptırmaya niyetli değil. Çantaları üst üste yığıp her Aladağlara gelişimizde bizi ağırlayan çorbacının yolunu tutuyoruz. Kelle paça,Dil paça,Mercimek az biberli,çok biberli konuşmalar gelenler gidenler. Çorbacı ayran yapan bir yayık gibi dolup,dolup boşalıyor. İnsanın kendisi için bir şeyler yapmasından daha güzel ne olabilir ki. Herkesin yüzünde mutlu bir gülümseme var,olumsuzluklar keyfimizi bozmaya yetmiyor. İlk otobüsle Demir kazık köyüne gideceğiz.

Mehmet ile otogarda buluşuyoruz,at ve traktörü o ayarlayacak. Tanışma faslı kısa sürüyor Çamardı otobüsü yanaştı bile. Çantaları bagajlara yerleştirip otobüste yer kapıyoruz. Günün bu ilk saatlerinde fazla yolcu olmaz diye düşünürken yataklar,yükler,gazete balyaları aklınıza gelen her şey  sökün ediyor bir yerlerden. Koltuk kapma telaşı etrafı sarıyor.Hızlı konuşmalara şive eklenince konuşulanların yarısını anlamıyorum. Koltuklar doluyor,koridordaki yüklerin üzeri doluyor,otobüs; ayak basılacak en küçük alan kalmayıncaya kadar doluyor. Güneş otobüsü ısıttıkça uyku basıyor hepimizi.Göz kapaklarıma hükmetmekte zorlanıyorum,gecenin yorgunluğunu iyiden iyiye hissediyorum. Neredeyse her köyde duruyoruz,otobüs doldukça doluyor tıkış tıkış. Yolculuğun sonuna yaklaşırken  inenlerle hafif ferahladık derken tekrar alınan yolcular ortamı boğucu bir hale getiriyor. Demir kazık köyünden geçip Mehmetlerin evine yakın bir yerde iniyoruz. Oh,temiz hava saatler süren yolculuklardan sonra ayağımın yere basması ne güzel.

Traktöre eşyalar yüklenirken evin uzağındaki helada ihtiyaç gidermeye çalışıyoruz her taraf çok pis. Kızlar şanslı evdeki tuvaleti kullanıyorlar en azında suları akıyor. Evin ekmek stokundan yufka ekmek alıp dağıtıyorum. Kamp yüklerini açıp yolda kullanılacak küçük çantaları çıkartıyoruz. Traktöre yüklediğimiz çantalara yaslanarak yola çıkıyoruz. Sokulu pınar kamp yerine gitmeden köydeki bakkaldan son alışverişimizi yapıp köyün kahvesine kahvaltıya oturuyoruz. Ekmek,peynir,çay herkesin yüzünde bilmedikleri bir yolculuğa çıkmanın heyecanı var.Traktörün römorkuna yerleşip elma ağaçlarının arasından sokulu pınar kamp yerine ulaşan yola doğru yollanıyoruz. Demir kazık; bölgenin en görkemli zirvesi yol önünden kıvrıla,kıvrıla yükseliyor. Herkes suskun dağı uyandırmaktan korkuyoruz. Mehmet hiç susmuyor dağları dağcıları yapıp ettiği ne varsa anlatıyor. Traktörün gürültüsünden hiçbir şey duyulmuyor,söylenilenleri anlıyormuş gibi kafamı sallıyorum. Sokulu pınar kamp yerine ulaştığımızda bütün yaz dönemini burada geçiren turizmciler ana kamp çadırlarını mutfak gereçlerini topluyor sezon bitti artık. Çelik buyduran kamp yerine kadar yüklerimizi taşıyacak atlar hazır. Son hazırlıklarımızı yapıp sularımızı dolduruyoruz. Kamp yüklerini atlara sıkıca sarıp dağların geçit verdiği karayalak vadisine doğru uzayan patikaya giriyoruz. Tempolu bir biçimde ilerliyoruz terlemek yok,yorulmak yok, tırmanışı riske edecek her türlü davranıştan kaçınıyoruz.

Üç bin beş yüz metre yüksekteki kamp yerine kadar uzun bir yol var önümüzde. Dağlara yaklaştıkça efeler gibi dikiliyor önümüzde kayalar. Boyut kavramı değişiyor insanın birden küçücük karıncalara dönüşüyoruz. Karayalak boğazının girişindeki kapıya ulaşmamız fazla zaman almıyor hava sıcak ve güzel. Atlara yol verip kapıdan hızla geçişlerini izliyoruz. Gölge ve güneş arasındaki sıcaklık farkı oldukça fazla dağ sevecenliğini ve acımasızlığını birlikte sunuyor. Hafif esen rüzgar üşütüyor. Korunaklı bir yerde mola verip karnımızı doyuruyoruz. Kamp yüklerini taşıyan atlar gittikçe küçülüyor. Gün batmadan kamp yerine ulaşmak için molaları kısa kesiyorum. Saatler süren yürüyüş sonrası çelik buyduran kamp yerine iyice yaklaşıyoruz. Kamp yerindeki su kaynağın da  iki kişi gözüküyor. Yabancı dağcılarla selamlaşıyoruz kızlar çok sıkıştıklarını tuvalete gitmek istediklerini söylüyor. Yabancıları uyaran arkadaşlarımızın aldıkları yanıt hepimizi güldürüyor! Halimiz mi var bakacak ne isterlerse yapsınlar. Dağda güneş  gölgeyle yer değiştirirken kamp yerine ulaşıyoruz. Çadır yerlerini belirleyip gittikçe şiddetlenen rüzgarla baş etmeye çalışıyoruz. Kayalık zemin çadır kazıklarını sabitlemeyi zorlaştırıyor. Çadırın güvenli ortamına kendimi attığımda parmaklarımın hissizleştiğini görüyorum. Benzin ocağının homurtusu mırıldayan bir kedinin sesine benziyor. Tencerede  baloncuklar oluşturan su dönerek vızıldıyor. Çay kahve ne varsa içimizi ısıtacak hepsini yapıyoruz. Çadırın girişi hayrat yeri gibi sıcak suyu kapan çadırına seğirtiyor. Dışarıda rüzgar çadırları zorluyor ama nafile herkes kendini güvene aldı artık fırtına çıkabilir. Çadırları kontrol için arada bir etrafa bakıyorum,Alinin ocak yaktığını görünce dikkatle onu izliyorum,ispirto ocağı mı yakıyorsun? Evet kurulumda bir tuhaflık var kaldır bir bakayım. Yanlış yapıyorsun alt ve üst kısımları kilitle yakıt haznesi ortasına yerleştirilecek. Sohbetler bilgilendirmelerle güneşin tüm ışıkları soluyor. Akşam yemeğinde bulgur pilavı ve kemal paşa tatlısı var. Beş kişi çadıra doluşup yemeğimizi afiyetle yiyoruz. Çay kahve faslı,sohbetler uzadıkça uzuyor. Hep daha yükseklere gitme isteği var içimizde.

Geceyi rüzgar taşıyor. Çadır sabaha dek pıtırdayıp duruyor. Dışarıda hava çok soğuk,yakınımızdaki su kaynağının sesi azaldıkça donma seviyesinin altına düştüğünü anlıyorum. Uyku tulumu hayal kurmayı sağlayacak kadar sıcak. Çadır aydınlandıkça güneşin dağların arkasında doğduğunu anlıyorum Engin tepenin arkasından çıkmasına daha saatler var. Çadırın bagajında benzin ocağını yakıp üzerine su tenceresini koyuyorum. Tuluma dönmekten başka yapacak bir şey yok. Ocağın homurtusuna tenceredeki buz gibi suyun kaynarken çıkardığı vızıltı ekleniyor. Çadırlara sesleniyorum sıcak su var gelin,kupasını kapan çadırın önünde bitiyor. Kahvaltıyı aceleye getirmiyoruz ikinci kamp yerine ulaşmamız uzun sürmeyecek. Güneş engin tepenin arkasında görünmeden çantaların toplanmasına başlamıyoruz. Düzenli bir telaşla çadırlar toplanıyor,çantalar yerleştiriliyor,çevrede bir tek çöp kırıntısı kalmayıncaya kadar her şey toplanıyor. Bundan sonraki günler kamp yükünü biz taşıyacağız yükümüz ağır,dağın belli noktalarının dışında su olmayışı su stokumuzun ve yükümüzün ağır olmasını sağlıyor. Çantaların sırtlanışı sesleri homurtuya döndürüyor,ahlar,uflar. Adımlar musluktan damlayan suyun tekdüzeliğinde tek,tek atılıyor. Terlemek yok,kalp atışlarının hızlanması yok,patika dışına çıkmak yok,yok,yok sürekli konuşuyorum çok gevezeyim. Çelik buyduran sırtına çıkıncaya kadar vücutlarımız ancak ısınıyor oradan sonra bitiş noktamıza kadar sadece ineceğiz. Güneş kendini iyiden iyiye göstermesine rağmen hala sıcağa doyabilmiş değiliz. Çevrede bitki ve hayvan yok kahverenginin ve kızılın  her tonunu görmek mümkün. Rüzgar yedi göller platosunda dolaşan atlılar gibi arkasında bir toz yumağı bırakarak esiyor. Yedi göller platosunda göllerden eser kalmamış. Direk taş koca bir kalasın üzerindeki paslı bir çivi gibi duruyor,yürüdükçe görüş alanımıza dağın hemen dibindeki büyük göl giriyor. Göl dağı ters yüz etmiş yansıma olağan üstü, mola bu büyülü görüntüyle keyifleniyor. Aşağılara indikçe göçerlerin konakladıkları otlu düzlüklere rastlıyoruz. Düzlükler,yazın buraları turizm için kullanan tur şirketlerinin artıklarıyla dolu kamp kuracak bir yer bulmak için göle kadar iniyoruz. Litvanyalı mağara araştırmacılarının kamp kurdukları yerde bizde bulabildiğimiz düz alanlara çadırlarımızı kuruyoruz. Bunun bir hata olduğunu ancak ertesi gün anlayabileceğiz. Güneşin dayanılmaz güzelliği,göle yansıyan dağ ve rüzgar boylu boyunca uzan diyor toprağa. Çadırları kurup yemek hazırlıyorum keyfimi hiçbir şeyin bozmasına izin vermeyeceğim. Litvanyalıların kamp yeri oldukça dağınık yerlere makarnalar,hazır çorbalar, ipler dağılmış. Kampı bekleyen genç mağaracı olduklarını bölgede Türkiyenin en uzun mağarası olduğuna inandıklarını onu aradıklarını anlatıyor. Farklı yerlere gidiyoruz onlar ve biz onlar dağın en derin yerine biz en yükseğe.Güneş sessiz sedasız geçip gidiyor üzerimizden. Yanabilecek bütün çöpleri topluyoruz. Bölgede yük taşıyan atların tezekleri akşam yanacak ateş için toplanıyor. Herkesin elindeki poşetler bir dolup bir boşalıyor. Çevredeki yabancı kampçılar göçerlerin tahtalarını yakmak isteyince aramızda küçük bir sürtüşme yaşanıyor. Gece inerken ateşin alevleri yüzümüzü yalayıp karanlığa karışıyor. Yavuzun hazırladığı çayı yudumlarken alevlerin dansını izleyip kendime dönüyorum.Dingin bir gece,hava sıcaklığı iyice düşüyor. Kampçılar geç saatler kadar gürültü edince uyku tutmayanlar yabancı dilde küfür ediyor. Direk taşın dibinde kamp kurmanın bedelini buz tutmuş çadırları güneşe taşıyarak ödüyoruz. Donma sıcaklığının altında hava,en küçük rüzgarla içimizi titretiyor. Sabah kahvaltısını güneşte ediyoruz,güneş ısıttıkça herkesin yüzüne farklı bir gülümseme yerleşiyor. Çadırları toplayıp Hacer ormanına inen patikaya doğru yollanıyoruz. Patikadaki taşlar yıllardır kullanılmaktan beyaz renk almış. Yedi göller platosunu arkamızda bırakıp vadileri dolduran sis bulutuna doğru alçalıyoruz. Rüzgar ve sis yürüyüşü büyülü bir hale dönüştürüyor. Üç bin beş yüz metreden iki bin metreye kadar alçalacağız. Patikaların bazı yerleri boşluk duygusu yarattığı için geçmekte zorlanan arkadaşlarımız var. Güvenliğimiz her şeyden önemli bu nedenle hiç acele etmeden devam ediyoruz. Hacer ormana inen son setin üzerinde fotoğraf çektirmek ve yemek  için duruyoruz. Orman kibrit çöplerinden yapılmış bir maket gibi uzanıyor. Kamp kuracağımız bölgeye ancak akşam üzeri ulaşabileceğiz. Molanın bitiminde biraz dik ama güvenli bir çarşak zeminden zigzaglar çizerek iniyoruz. Ormana ulaşmamız saatler alıyor. Geriye dönüp dağlara baktığımda içimden yükselen ürpertiye engel olamıyorum. Sisler arasına gizlenmiş dağlardan artık çok uzaktayım. Kamp yerine ulaşıncaya kadar yoldan yürüyecek olmak sıkıcı geliyor. Sıcaklığın artmasıyla yükselen sisin arasından güneşin aydınlattığı kaya duvarları,renkleriyle olağan üstü bir güzellik sunuyor. Kamp yeri olabilecek düzlüklerde suyun olmayışı yorgun bacaklarımızı hayal kırıklığına uğratıyor. Patika olduğunu düşündüğüm babalarla işaretlenmiş yöne doğru sapıyorum. Yolu oldukça kısaltıyoruz. Sefa ağabey tedirginlikle yolun doğru olup olmadığını anlamaya çalışıyor. Kamp yerine ulaşmamız saat dördü buluyor. Kamp alanına dağın eteklerinden damlayan suların hortumla taşındığı çeşmenin başında yabancılar kamp atmış. Onlardan uzak bir yere çadırlarımızı kuruyoruz. Geldiğimiz yönü aydınlatan güneş dağın görkemini de aydınlatıyor. Akşam yemeğini hep beraber yiyeceğimiz masanın başında yemek için hazırlık yapıyoruz. Etrafı çevrili küçük tarlanın son domateslerini toplayıp akşam şaştım yemeği yapacağım.Ertesi gün kapuz başı şelalelerinde kamp kuracağız. Havanın iyiden iyiye bozduğunu görüp endişeleniyorum ama yapacak bir şey yok. Gece inerken masada hep beraber yemeğin tadını çıkartıyoruz.Birkaç damla yağmurun çadırları yokladığı gecede,rüzgarı dinliyorum. Sabahın erken saatlerinde çadırdan çıkıp bulutlardan sıyrılan güneşin aydınlattığı ormanda oluşan gölgeleri adlandırmaya çalışıyorum.
Cüceler,devler,orman perilerinin oluşturduğu,ruhumun yansıması. Kahvaltı keyif içinde geçiyor. Yağmur ihtimali bizleri tedirgin etse de bulutları çizgilere bölen güneş bir süreliğine bizi rahatlatıyor. Dağları arkamızda bıraktıkça patikalardan da uzaklaşıyoruz. Köye varışımız öğleden sonrayı buluyor. Dağları aşanların oluşturduğu patikalar ve babalar sayesinde sorunsuz bir gün geçiriyoruz. Köyü uzaktan gördüğümüzde keyifleniyoruz. Uzaktan davul sesleri geliyor düğün olsa gerek diye geçiyor içimden. Köye yaklaştıkça artan patika sayısı yolumuzu kaybettiriyor bize. İlk eve ulaştığımızda çamaşır yıkayan kadınlar üzüm ikram ediyor bize. Bu köylerde Yahyalı halılarının dokunduğunu biliyoruz. Görmek istediğimi söyleyince tezgahtan yeni çıkmış halılar,seccadeler,yolluklar dökülüyor önümüze. Halıları beğeniyoruz pazarlık ediyoruz bir tane satın alıp bizi kapuz başına götürecek bir araç soruyoruz. Köy kahvesine giden yolu tarif ediyorlar. Köyde araç olduğunu Muhtarın bu işi yaptığını öğrenip ona ulaşmaya çalışıyoruz. Kısa süren bir pazarlıktan sonra Muhtarın Minübüsüyle şelalelere doğru yola çıkıyoruz. Yolun stabilize oluşu yavaş gitmemizi sağlıyor. Dağlarda geçirdiğimiz günlerden sonra oldukça tatsız ve tozlu bir yolculuk. Muhtar kendini övmekten bir hal oluyor. Şelalelere ulaştığımızda manzara bizi büyülüyor. Günler süren yolculuk Ala dağların derinliklerinden fışkıran suyun gürültüsünde bitiyor. Uygun çadır yeri yok şelaleleri izlemek ve piknik için yapılmış düzlüklere çadırlarımızı kuruyoruz. Yemek için yakındaki büfeden ızgara tavuk istiyoruz. Hava iyiden iyiye bulutlanıyor,uzaklardan gelen gök gürültüsü bu gecenin kolay geçmeyeceğinin habercisi. Yemek hazır olunca ızgaranın başına yollanıyoruz. Tuzdan yenmez durumdaki tavuğu kimsenin umursadığı yok. Köyün gençleri sarhoş olmuş durumdalar. Bellerindeki kuru-sıkı tabancalarla ateş edip gülüşüyorlar. Rahatsız olup yağmurun ilk damlalarıyla çadırlarımıza kaçıyoruz. Hafif başlayan yağmur gittikçe şiddetleniyor. Yeni açılan toprak yolu önüne katan su neredeyse sele dönüşmek üzere. Şelalelerin döküldüğü yamaçlardan yağmurun etkisiyle taş düşmeye başlayınca,dışarıyı kolaçan etmek için çıkıyorum. Geceyi çadırlarda geçirmek imkansız. Eşyaları çantalara tıkıp Milli park gişesinin altına sığınıyoruz. Yukarıdan düşen taşlar çadırların ikisini yırtınca bekçiden yardım istiyoruz. Milli park gişesinin altındaki mutfağa eşyalarımızı koyarken yatabileceğimiz yerleri de ayarlıyoruz. Yatakların arkalarına yuvalanmış küçük akrep yavruları sağa sola kaçışıyor. Yağmur sağanak halde devam ederken çadırımızı yukarıdaki beton platformun üzerine taşıyoruz. Her tarafımız çamur içinde temizlenmeyi sabaha bırakıyoruz. Gece vadiye düşen taşların gürültüsü korku verici.

Geç saatlere kadar sohbet edip çay içiyoruz. Zifiri karanlık bir gürültü her yan. Gün doğumu yağmuru da götürüyor. Vadiye düşen taşlar bizi öldürebilecek büyüklükte her yan parçalanmış kayalarla dolu.Çantaları toplamak ve kahvaltı etmek için yeterli zamanımız var. Gözlerim dağın yarı belinden fışkıran şelaleye takılıyor bir an içimdeki öfkeye bakıyorum sanki.

Zati Erbaş

Tırmanış Raporları , , ,

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir