Blog

31 Ekim 2006

Dünyanın Damına Everest-Nepal’e Yolculuk Nepal (Katmandu – Lukla – Namche Baazar – Grok Shep – Everest Base Camp)

NAMESTE!

Rüyalarımdan biri daha gerçek oldu. 2 yıldır Google Earth da HEDEF diye işaret koyduğum yerde yani Everest’teyim işte. Dünyanın Karlı Damında. Onca heyecan, endişe, acabadan sonra nihayet Katmandu’ya ayak bastım. Aslında soru 3 yıl önce Erciyes tırmanışı sırasında başlamıştı. Gidebilir miyim?  O gün Erciyes süt donduran kampında Ankara’dan giden iki arkadaştık. Hıdır ve Ben . Sonra bir jeeple üç kişi daha geldi Ankara’dan bir doktor, bir mühendis ve onların arkadaşı. Türkiye’de ilk kez Alpinist tipi tırmanma yarışı yapılacaktı KADEK’in (Kayseri Dağcılık Derneğinin) düzenlemesiyle . Eh! Bütün gün kampta ne yapılır. Çadır kurulur , tırmanış malzemeleri gözden geçirilir, yemek hazırlığı ve bol bol tırmanış hikâyeleri. Bizde bunları konuşurken Anakara’lı diğer grupla iyice samimiyiz artık. Söz döndü dolaştı Everest’e geldi. Gruptan bir kişi Everest Base Camp’ten 2 yıl önce dönmüş. Can kulağıyla onu dinliyorum. Gözlerimin önünde onlarca dağ, köprü, şelale, ormanlar ve Şerpalar canlanıyor. Kesin karar veriyorum gitmeye. Sonra gelsin araştırmalar. Sağ olasın İnternet! Yerli ve yabancı gidenlerin hikâyeleri, not almalar. Harita bulmalar. İhtiyaç listesi. Ne zaman TV’lerde Nepal hakkında haber izlesem veya Gazete haberi görsen sırf dikkat kesiliyorum. Kral ve maoist gerillalar bir türlü anlaşmıyor. Benimle geleceğini söyleyen tüm grup vazgeçti. Çatışmalar ve özel nedenler onları caydırdı. Ama ne olursa olsun gideceğim ben. Nihayet bir İngiliz’in yazısında belirttiği Nepal’daki iki trekking şirketiyle de temas kurdum.  Yol çok para tutuyor. Sonunda Ankara-İstanbul Yeni Delhi -Katmandu Güzergâhı için birde sponsor buldum. Dünyanın en büyük granit kütlesine gitmek için Granitçi firmam yol masraflarımı üstleniyor. Binlerce teşekkür! Her şey adım adım gelişiyor ve çok mutluyum. Nepal’da harcayacağım parayı da ayırdım şimdiden bir köşeye. Hazırım. Umurumda değil Kralla Maoistlerin çarpışması. Hatta gerekirse gösterilere de katılırım diyorum kendi kendime. Bazen tanımadığım bir şehirde, tanımadığım insanlar arasın ve tanımadığım bir dilde sloganlar haykırırken hayal ediyorum kendimi. Artık dönemem. Yaşanacak olan ne varsa yaşanmalı.

Belki bulamam, belki pahalı diye 20 adet film aldım.  Yaşadıklarımı ve gördüklerimi dostlarımda görmeliydi paraya kıyıp yeni bir kamera aldım. Eksik dağ giysilerimi tamamladım. İlaçlar, aşılar ve klor tabletleri tamam. Artık hazırım

12 Ekimde Ankara İstanbul uçağındayım artık. Tuhaf bir huzursuzluk. Derin bir sessizlik ve hoşgörü şimdiden sarmış bedenimi. İstanbul’da İndim. Transit salondayım. Sonra THY’nin İstanbul -Delhi uçuşçu başladı. Sonuçta Delhi ve yine transit salonu. Türk personel beni yalnız bıraktı. Tamamen tek başınayım. Var olan İngilizcemle idare edeceğim artık. Yardım alacağım ne dilimi konuşan bir personel nede sessizce destek verecek bir yol arkadaşı. İyice yalnızları oynuyorum. Şimdi de acaba eşyalarım doğru uçağa aktarıldı mı endişesi. Hintli görevliye üçüncü kez soruyorum. Üçüncü kezdir de rengârenk yerel giysili bayan görevli evet endişe etmeyin eşyalarınız Katmandu uçağında diyor. Transit salonda Katmandu’ya kalkacak uçağı beklemekteyim. Daha 6 saat var. Kimi yolcular oturuyor, kimisi iki koltuk grubunu birleştirmiş acayip şekil almış uyur gibi uzanıyorlar. Hintliler salonda koltuk üzerinde uyunmasın diye koltukları 6′lı sıralı ve sabit koltuk kenarlıklı yapmış. Ama insanın azminde bir şey kurtulmuyor. Yolcular S çizmiş vücutlarıyla yatmaktalar. Ben böyle durumlarda her zaman yaptığım gibi sürekli volta atmaktayım. Nihayet anons yapıldı. Hindistan Havayolları uçağına bindim. Kendi koltuğumdayım.  Üç buçuk saat sonra Katmandu. Ve nihayet Katmandu Havaalanı. Şimdide anlaştığım rehberlik şirketinden Şerpa Nava’yı beklemekteyim. Dışarı çıktım. Biri adımın yazılı bir levha tutmakta. Ah Tanrım! Başardım. buradayım. Kısa boylu nazik ve güler yüzlü bir adam geliyor. Nameste (Selam) diyor ve boynuma sarı ince kumaştan yapılmış fulara benzer bir bez bağlıyor. Üzerinde yerli alfabe ile yazılmış kutsal yazılar var. Defalarca yazıştığım nazik Nava bu. İki kişi daha var. Çantalarımı alıyorlar. Nava’ya Ülkemde getirdiğim “Turkish Raki ” ve “Turkish Delight” hediye ediyorum. Ellerinin ayasını birbirine yapıştırıp göğsüne kaldırarak başını hafifçe aşağıya eğiyor NAMESTE ! Teşekkür ederim.

NAMESTE!     SELAM!
Katmandu denizden yaklaşık 1400 metre yükseklikte. Nepal’ın başkenti. Nüfusu yaklaşık 800.000 kişi, gündüzleri oldukça kalabalık ve gürültülü bir şehir. Trafiğin soldan olduğu, korna çalmadan ilerlemenin mümkün olmadığı, tabela kirliliğinden geçilmeyen bir başkent. Ayrıca, sokakların adı yok Katmandu’da. Buda’nın doğum yeri olduğuna inanılıyor.

Bir minibüsün içinde oraya gidiyoruz. Pür dikkat çevreyi inceliyorum. Araçlar, binalar yollar, her şeyi hafızama kazımaya çalışıyorum. Aynı zamanda ülkede ki huzursuzluğu da anlıyorum. Ülke çok fakir. Bir yandan da  Nava ile konuşuyoruz. Fakirlik demokrasinin yokluğu ile birleşince genel tabloyu veriyor. İnsanların temel geçim kaynağını soruyorum Turizm. Bu yanıt bana Kralla Maoistlerin çarpışmasına rağmen turistleri niye olumsuz etkilemediğini de anlatıyor.

Nepal, Himalaya’ların çevirdiği bir ülke yüzölçümü 147181 km2 olan, yaklaşık 24 milyon nüfuslu, maddi bakımdan bölgenin en fakir ülkeleri arasında. Tarım dışında üretimi yok, her şey Hindistan’dan ithal ediliyor. Doğa dengeyi buraya çok cömert davranarak kurmuş, denizin dışında bütün güzellikler var. Bu nedenle, en büyük gelir kaynakları turizm. Dünyada ki 8000 metre üzerindeki 14 zirvenin 8′i Nepal sınırları içinde bulunuyor. Budizm ve Hinduizm dinlerinin çıkış noktası olan, görkemli dağlarla çevrili bölgede, çok eskiden tanrılarla insanların bir arada yaşadığına inanılıyor. İki din birbiriyle iç içe. Müslümanlarda var ama sayıları çok az. Burada din çok önemli, halk sürekli tapınaklarda dua etmekle meşgul. Çok fakir olmalarına karşın, yüzlerinden huzuru görebiliyorsunuz.

Nepal dilinde “him” kar, “alaya” çatı demek. “Himalaya” karlı çatı anlamına geliyor. Bu nedenle “Dünyanın Çatısı “da deniyor. Nepal’ deki diğer adı Sagarmatha “dünyanın annesi” demek. Tibet’teki adı ise Comolungma “ana tanrıça” anlamını taşıyor.      Katmandu’da sıcaklık yirmi sekiz derece.  Burada bir gece konaklayacağım. Sabah 07:00 uçağıyla Lukla’ya hareket ve yirmi sekiz derece sıcaklıktan -10 dereceye, 1400 metreden 6000 metreye günlerce yürüyeceğim, hem hamallığımı hem de rehberliğimi yapacak Buddi ile. Buddi tuhaf bir İngilizce konuşuyor. Anlamakta zorluk çekiyorum. Bazı kelimeleri çok farklı telaffuz ediyor. Nava ile daha iyi anlaşıyorum. Alışırım sanırım.

Öğleden sonra kalacağım otele gidiyoruz, küçük şirin üç yıldızlı bir otel, Eşyaları bırakıp kendimi Katmandu sokaklarına atıyorum. Bol bol film ve fotoğraf çekiyorum. Yerli halk yüzde onsa yabancılar yüzde doksan. Thamel meydanı tümüyle otel, pansiyon ve dükkânlarla dolu. Her yer cıvıl cıvıl Katmandu yabancı işgali altında ama Nepalliler memnun. Her yabancı gelir demek onlar için. Buddi ile trekking malzemesi satan dükkânları dolaşıyoruz. Eksikliklerimi tamamlıyorum. Yeni kaz tüyü bir uyku tulumu, yeni çanta, yeni alın lambası falan. Burada fiyatlar Türkiye’dekinin 1/3 ü kadar. Asıl alışveriş isteğimi dönüşe saklıyorum. Otele gidip dinlenmeliyim. Sabah zorlu yolculuk başlıyor.

14 Ekim Sabahı Lukla’ya uçmak üzere Katmandu havaalanı iç uçuşlar binasındayız. Her şey çok karışık. Uçak rotorlu. Bekliyoruz. Rehberi sıkıştırıyorum ikide bir. Büyük bir sürpriz. Türkiye’den tanıdığım bir dağcı arkadaşla karşılaşıyorum. Ağrı dağı rehberi Yıldırım Beyazıt. Memlekette gibi hissediyorum kendimi. Onların havaalanına  3. gelişleriymiş. Uçakları kalkmamış. Bekliyorlar. Canım sıkılıyor. Buddi’ye git para falan ver hallet diyorum. Tipik bir batılı tavrı rüşvet vermesini söylüyorum. Kendi sözlerim beni rahatsız ediyor. Buddi geliyor. Bugün mutlaka uçacakmışız. Plandaki terslik ve aksamalar beni müthiş geriyor.  Neyse ki 2 saat daha bekledikten sonra uçağa alınıyoruz. Yıldırımlar yine orada kaldılar. Uçak 14 kişilik 2 motorlu minnacık bir şey. Nihayet uçak sarsılarak kalktı ve yine sarsılarak havalanmaya başladı. Uçmayı gerçekten hissediyorsunuz, büyük jumbo jetlerde bu hissi tadamıyorsunuz.  45 dakikalık bir uçuş sonrası bir tepenin yamacına kurulmuş 30 derece eğimli Lukla havaalanına indik. İnerken yokuş yukarı gidiyorsunuz kalkarken uçuruma doğru. Havalanmamanız söz konusu değil. Ya havalanacaksın, ya da uçuruma düşeceksiniz. Lukla’dan yürüyüşe başladık. Kasabadan çıkar çıkmaz Maoist gerillaların mevzileri ile karşılaştık. Kaç gün için Nepal’a geldiğimi soruyorlar. Ben dört diyorum rehber 15 gün diyor. Rehbere gizliden kızıyorum ama ses de çıkarmıyorum. 20 dolar giriş ücreti istiyorlar. Çok diye tartışıyorum. Ama çaresiz ödüyorum. Gelin o zaman benimle resim çektireceksiniz diyorum. Siyasi Komiserle sohbet ediyoruz. Askeri komutan askerlerine emir veriyor. Üstlerine çeki düzen veriyorlar. Resim çektiriyoruz. Gerillalardan biri bana e-posta adresini veriyor. Resimlerden o da istiyor. Tamam diyorum. Gerillalardan ayrılıyoruz.  İki saat yürüdükten sonra Phakding’e ulaşıyoruz. Basit bir pansiyon olan  lodge (looç) denen yerde kalıyoruz. Oda tabir edilen hücrelerde hiçbir ısıtma aleti yok. Tek ısı kaynağı vücut ısınızın uyku tulumu içine hapsedilmiş enerjisi. Kendimi hemen dışarı atıyorum. 30 dakikalık bir yürüyüş mesafesinde, tepede bir “monastery” varmış oraya gitmeye karar veriyorum. Buddi ile yürüyoruz ki Yıldırımları tekrar görüyorum seviniyorum. Onlar bize katılmıyor. Dinleneceklermiş.

“Dinnig room” da akşam yemeği beklerken Buddi ile sohbet ediyoruz. . Televizyon ve radyo yok “erken yatıp erken kalkmak, bir yumurtayı sütle çalkalamak gerek” ama süt varsa tabii.  Ertesi gün 05:30 civarında uyandım. Güneş doğmuş ama ışınlar daha bize ulaşmıyor. Kahvaltı için menüye bakıyorum. Alıştığımız kahvaltı yok. Süt ve bal var yumurta da sonrası çeşitli hazır çorbalar. Kahvaltı için karar veriyorum her sabah 1 kaynamış yumurta bal-süt ve “plain bread”   iki elin ayası büyüklüğünde mayasız hamurdan hemen yapılmış ince bazlama türü ekmek. Kahvaltı sonrası Namche’ye gideceğiz. Kahvaltı bitiyor hemen yola çıkıyoruz. İçim öylesine hafif ki. Dışarıda yola çıkarken iki dakika duruyorum çevreyi seyrediyorum. “Şu anda ne düşünmek beyannameleri, ne SKK ne tüketici sorunları, nede sevdiklerim. Yollar, vadiler, dağlar, güneş ve ben Bahtiyarım.”  Mutlu olduğumu düşünüyorum. Mutlu muyum? Gerçekten mutluyum.

Jorsale’den geçerken ilk kez 6608 metrelik zirvesiyle Thamserk’u görüyorum. Karla ve buzullarla kaplı tepesiyle müthiş bir görüntü. Biliyorum görüntü beynime kazındı ama yinede fotoğraflayıp filme almayı da ihmal etmiyorum

İnsanı hayrete düşüren ve kendine âşık eden derin vadi yamaçlarından yükseldik, asma köprülerden geçtik, patikalardan tepeler tırmandık ve Namche’ye ulaştık. Etrafında 5000 metrelik karlı zirveler, yamaçlardan uçarcasına düşen şelaleler ortasında, bir dağın koynunda 3450 metrede yaklaşık 100-120 haneli bir kasaba Namche Baazar. Tibetli insanların yaklarla getirdiği malların, sebze, meyve ve çeşitli malların pazarlandığı Pazaryeri, ayrıca dağcılık malzemeleriyle zor iklim koşullarının giysilerinin bolca bulunduğu çarşısı ile kasaba gerçekten bir Pazar. Şerpa Buddi yüksekliğe uyum sağlamak için burada bir gün kalmak gerektiğini söylüyor. Kendimi çok iyi hissettiğimi ve gerek olmadığını söylüyorum. Önce tereddüt ediyor. Sonra şimdiye kadar performansımın harika olduğunu ama en küçük rahatsızlık duyduğumda haber vermem koşuluyla anlaşıyoruz. Bir günü yatarak ziyan edemem. Gece Namche’nin tek çarşısı olan sokağa çıkıyoruz. Bir barı bile var. Ama alkol almadığım için girmiyoruz. Onun yerine dükkânlarda satıcılarla sohbet etmeyi yeğliyorum. Türkiye’yi soruyorum çoğu duymamış. Duyanlarda yalnızca İstanbul’u biliyor. Bir genç çocukla karşılaşıyoruz. Sohbet ederken ona da soruyorum. Bana ülkem hakkında çok temel bilgileri bir anda sayıyor. En önemli kişisi Atatürk diyor. Hayretler içindeyim. Nasıl biliyorsun diyorum. Lise öğrencisiymiş ve Türkiye konusunu yeni işlemişler.  Sabah yine erken kalkış ve yine aynı kahvaltı. Sonra Namche’den ayrılıyoruz.  Yolda ilk kez uzaktan Everest, Lhotse ve Nuptse yi görüp resimliyorum.

Gezinin 3. günü manastırı ile ünlü Tengboche’ye doğru yola çıktık. 500 metre inip 900 metre tırmandıktan sonra çok yakın gibi gözüken 3860 metredeki deki Tengboche’ye vardık. Normalde bu yol beş-beş buçuk saat sürüyor. Biz dört saatte aldık. Buddi biraz daha yavaş gitmek konusunda beni uyarıyor. Yükseklik hastalığına yakalanmamdan korkuyor. Ona “korkma buraya gelmişken herhangi bir engelin beni alıkoymasına izin vermem ” diyorum. Senin elinde mi? diyor. O bir Budist. Budanın gözlerini benim üzerimde ayırmamasını diliyor. Teşekkür ediyorum.  Pansiyona yerleştikten hemen dışarı çıkıyoruz. Güneş ışıklarını kaybetmeden fotoğraf ve film çekmek istiyorum. Manastıra gidiyoruz. Ayin var. İçeri girip sessizce ayini izliyoruz. Ayin sırasında tanıklarımı, sevdiklerimi düşünüyorum. Yüzlerini teker teker gözlerimin önüne getirip onlara sağlık ve huzur diliyorum. Bir iki tanesine de bolluk ve refah. Gerçekten ihtiyaçları var. Yüreğim o kadar genişliyor ki tüm dünyayı içine sığdırabilirmişim gibi geliyor bana. Sevdiklerimi ve sevmediklerimi düşünüyorum. Hayret nefret ettiğim hiç kimseyi bulamıyorum. Kendi kusurlarımı düşünüyorum. Çıkarken Budist geleneklerine göre dilek silindirlerini çeviriyorum.  Bu geziyi başarıyla ve mutlulukla bitirmeyi diliyorum. Dışarı çıkıyoruz. Manastırın yeni yapılan kapısında fotoğraf çektiriyorum. Everest ve 6856 metrelik Ama Dablam’ın poz poz fotoğraflarını çekiyorum.

Gezinin 4. günü Tengboche’den Dingboche’ye doğru yola çıkıyoruz. Dingboche 4.400 metrede kurulu küçük bir kasaba ya da köy. Sadece lodge’lardan oluşuyor. Tengboche sonra 4,5-5 saatlik bir yürüyüşle ulaşılıyor. Şerpa Buddi hiç olmazsa burada bir gün dinlenme günü yapalım diyor. Bakarız diyorum. Gerçekten sorun yaşamazsam durmaya niyetim yok. Önce Everest Base Camp’a ulaşmam gerek. Sonra tekrar Dingboche’ye döneceğiz. Yıldırımlar benim içinde izin alacak. 6189 metrelik  ”Island  Peak” te zirve yapacağız. Çok heyecanlıyım. Başarabilirsem kendi rekorumu kırmış olacağım. En son Afrika’nın çatısındaydım. Kilimanjaro’da 5.958 metrede. Yolda pırıl pırıl bir gökyüzü. Çay molalarında tişörtümü değiştiriyorum. Islak olanı sırt çantamın üstüne asarak kurutuyorum. Hastalıktan korunmalıyım. Sorun hasta olmak değil boş yere yatmak ve programımda aksaklıklar. Buna tahammül edemem. Güneş arada bir bulutların arasına kaçıyor. Güneş saklanınca hava soğuyor.

5. gün sabahleyin geleneksel hale gelmiş bir kaynamış yumurta, tereyağı, bal süt ve “plain bread”den oluşan kahvaltımı yapıyorum. Buddi çorba içiyor. Yola koyuluyoruz.   Thukla üzerinden Lobuche (4910 m) gidiyoruz. Normal olarak 4,5-5 saatte gitmemiz gerek. Thukla sonrası uzun bir tırmanış sonra Everest’te ölenler anısına dikilmiş anıtlar, mani duvarları ve üst üste konmuş bir sürü taşların bulunduğu anıtlar bölgesine geldik. Dingboche’deki kötü pansiyondan dolayı yol boyu söylendiğim içim Şerpa Buddi Lobuche’ye vardığımızda iyi bir pansiyon araştırıyor.  Yine normal süreden erken geldiğimizden dolayı kimseler gelmeden en iyi pansiyonda yer bulduk.  Lobuche’de Toplam 5-6 pansiyon var. İki saat sonra hepsi doldu.  Artık bayağı yüksekteyiz. Bu nedenle yüksek irtifa rahatsız ediyor. Bir kadın görüyoruz bir hamalın sırtında aşağıya indiriyorlar. Başka İki kişi kollarına girdikleri iki Fransız’ı aşağıya taşıyor.  Yüksek irtifa hastalığının tek tedavisi aşağıya inmek. Buddi hafif baş ağrısında şikâyet ediyor. Bende bir şey yok hala. Ona memleketten getirdiğim ağrı kesicilerden veriyorum. Kendini biraz daha iyi hissediyor. Onu pansiyonda bırakıp dışarı çıkıyorum. Resim ve film çekiyorum. Döndüğümde salonda yatıyordu. Benim iki kişilik odada yatmak için izin istiyor. Olur diyorum. Erkenden yatıyoruz. Yarın Grok  Shep’e (5.140 m) gideceğiz.  Yol kısa ama oldukça dik.

6. gün oldukça hızlı bir yürüyüşle 2,5 saat sonra Grak Shep’e vardık. Acele etmemin sebebi geride oldukça kalabalık iki grup var. Toplam 3 pansiyon var. Grak Shep’te yer bulamayız endişem var o zaman Lobuch’eye geri dönmek gerek. Bunu istemiyorum. Rehber zorlanıyor. Ama genç ve güçlü biri. Yolda bir ağrı kesici daha veriyorum. Bol bol üzüm ve kuruyemiş yediriyorum. Suyu az içiyor. Daha çok su içmesi için konuşuyoruz. Pansiyona yerleşiyoruz. Buddi biraz dinlenmek için odamda kalmak istiyor. Anahtarı veriyorum. Rehber ve hamallar oda parası ödememek için geceleri “dinnig room” da (yemek salonunda) ki kerevitlerin üzerinde uyuyorlar. Hem tek ısınan yer orası olduğu için hem de parasız olduğu için. Dışarı çıkıyorum. Resim ve film çekiyorum.  Ağrı dağının tepesindeyiz yani. Hafif kar atıştırıyor. Güneş kapalı ve hava soğuk. Gece eksi 3 lerde olacak. Sabah erkenden kalkıp Kala Pattar’da (5.550)  zirve yapacağız. Sonrada Everest Base Camp’a gidip döneceğiz. Yarın büyük gün. Memlekette bayram. Benim bayramım ise Evereste Ana Kampta olmak.

7. gün sabah erkenden kalkıyoruz. Gezinin başında beri getirdiğim ve giymediğim yeni garoteks pantolonu ve içlikleri giyiyorum. Temiz giysilerle üzerimdekileri değiştiriyorum. Tıraş olmak istiyorum. Buddi sıcak su buluyor. Tıraş olup, giyinip yola çıkıyoruz. Hem saat 11 den sonra dönüş yolunda olmak istemiyoruz, çünkü çıkan rüzgâr havayı daha da soğutuyormuş hem de; Güneşin doğuşunu Kala Pattar’ın (5.550 m) zirvesinde seyretmek istiyoruz. Tüm yükleri pansiyonda bırakıyoruz. Sadece su ve biraz kuru yemiş alıyorum. Hava soğuk. Kar yağıyor. Bir buçuk saatlik bir tırmanışla zirvedeyim. Hava eksi 10 derece. Soğuktan fotoğraf makinem çalışmıyor. Kamerayı deniyorum oda çalışmıyor. Şansıma ve soğuğa küfrediyorum. Sadece bir-kaç resim çekebildik. Oysa Everest zirvesi dâhil tüm zirve gözlerim önünde. O kadar yakın görünüyorlar ki. Sıçrasam zirvelerin üzerine düşeceğim sanki. Soğuktan terlerimiz bile buza dönüştü. Yüzüm donmuş gibi.  Ağzım donduğundan kelimeler anlamsız ve tuhaf çıkıyor. Zirvede 20 dakika kadar kalıyoruz. Şerpa Buddi inelim diyor. Aşağıdan yukarıya doğru kafileler geliyor. Epey uzakta görünüyorlar. Gün doğuşunu biz seyrettik onlar göremeyecekler. Sanki gün doğumda sonra buraya gelmek bana anlamsız gibi geliyor bir an. İyi ki erkenden gelmişiz diyorum. Onca rüzgâr geçirmez ve su geçirmez giysilere rağmen üşüyorum.

Hafif sis var. Akşam iyice sis basacak gibi. Adımlarımızı sıklaştırıyoruz.  Artık yükseklik kendini hissettiriyor. Koşullar biraz daha zor. Yol boyu kutsal buddha tapınaklarında geçiyoruz. Şerpa Buddi asla tapınağın solunda geçmiyor. Hep sağ tarafında dolaşıyor. Ama Dablam, Lhotse ve Tawoche’nin karlı zirvelerinin vahşi çığlıklarını taa kanımda hissediyorum. Kendimi kontrol ediyorum iyiyim. Biraz yorgunum ama iyiyim.  Öğleden sonra Dingboche’deyiz. Yol boyu memleketten getirdiğim ve günlük çantamda taşıdığım kuru yemiş ve kuru üzümle takviye yapıyoruz. Mineral açığımı kapatıyorum. Her seferinde Buddi’de payına düşeni alıyor. Şevkle götürüyor kuru yemişleri. Dingboche’de kalacağımız lodge’ a gidiyoruz. Büyük bir grup var. Dolu yer yek. İkincisinde de yer yok. Canım sıkılıyor. Üçüncüde bizden başka kimse yok. Diğerlerine göre oldukça kötü. Odalar tam bir hücre. 2 metreye 3 metre ve üstelik kontrplak gibi ince bir malzemeden yapılma. Güneş gidiyor. Ortalık bayağı soğuk. Salonda soba başındayız. Sobada bildiğimiz tezek yanıyor. Yak (Tibet öküzü) tezeği. Pansiyoncu dün buranın dolu olduğunu anlatıyor. “Island Peak” için tırmanış malzemeleri soruyorum. Kiraya veriyormuş ama hayli pahalı. Diğer pansiyonlara gidiyorum. Fiyatlar yarıdan da ucuz. Dağ başında kazıklanacağız. Canım sıkılıyor ama boş veriyorum. Hiçbir şey mutluluğumu engellememeli. Kameranın bataryası bitti. Doldurmak istiyorum. Elektrik yok. Güneş pili ile güneş varken aküleri dolduruyorlar. O nedenle elektrik kıymetli. Saati 200 Rupi. Bir Amerikan doları ise 70 rupi. Paraya kıyıp bataryaları şarj ediyoruz. Yukarılara çıktıkça her şeyin fiyatı artıyor. Çünkü yol yok. Patika dışında. Her şey yaklarla veya sırtta taşınıyor. Sabah kalkıp Lobuche’ye gideceğiz. Erkenden yatıyoruz. Sanki başka sansımız varda gece kulübüne gitmiyoruz! Hücrem! Buz gibi ince iç giysilerimle uyku tulumuna dalıyorum. Fermuarı tepeme kadar çekiyorum. Kalın giysiler uyku tulumu içinde ısıyı emiyor. Üşütüyor. O nedenle nefes alan kumaştan özel içlilikle yatıyorum tulum içinde. Yarım saat sonra iyice ısınıyorum. Burnumu ve ağzımı uyku tulumunun dışına çıkarıyorum. Şerpa Buddi’ nin bir gün dinlenme talebini yine geri çeviriyorum. Önce iş. İşimiz hedefe varmak. Sonra dinleniriz diyorum. Şaşıyor. Çok dayanıklısın diyor. Şimdiye kadar hep bir gün fazladan molalarla gelmişler. Ah Buddi bilsen içimdeki ateşi! Bıraksan ben iki saat uykudan sonra yollara düşerim ya. Sonra kendi kendime dur abartma diyorum!

Oturuyorum ve kahkahalar atarak hızla aşağıya kayıyorum. Keyfim yerine geliyor.  Çıkanlar bana bakıyor. Kimseyi umursadığım yok. Bir buçuk saatlik yolu 43 dakikada iniyorum. Tekrar pansiyona geliyoruz. Canım yemek istemiyor. Sıcak bir çorba içip bir saat kadar dinlenip tekrar yola çıkıyoruz EVEREST ANA KAMPA. Normalde 4 saat olan yolu 3 saatte alarak Everest Ana Kampına ulaşıyoruz. Kamp yakınlarında Mayıs 2003 yılında düşen ve 4 kişinin ölümüne sebep olan helikopteri görüyoruz. 5380 metredeki ana kampa ulaşmak üzere Khumbu buzulu üzerinde yürüyoruz. Çok yakınımızda küçük buzul gölleri var, buzulların yavaş yavaş erimesiyle oluşan dereler yanımızdan şırıldayarak akıyor. Toprak, taş ve buz karışımı güvensiz ve kaypak bir zemin burası. Everest (8.848 m), Nuptse (7.861 m), Pumori (7.163 m), Lingtren (6.749 m ) dağı etrafımızı sarmış. Fotoğraf makinem ve kameram tekrar çalışmaya başladı. Mutluyum. Bol bol resim ve film çekiyorum. Artık hedefteyim. Moralim süper. Bundan sonrası hiç önemli değilmiş gibi geliyor bana. Makineleri Buddi’ye verip Everest 1.kampa doğru yola çıkıyorum. Sık sık durup fil ve fotoğraf çekmesi için Buddi’ye dönüyorum. O kadar uzaklaşmışım ki filmleri tab ettirdikten sonra buzul üzerinde yürürken kendimi aradım. Birkaçında toplu iğne başı kadar kendimi gördüm. Güneş var ve buzulun yüzeyi cilanmış gibi. Bir müddet sonra kamp görünmez oldu ve buzul tepeleri daha da dikleşti. Kayıyorum. Ayağımda krampon yok. Kazma yok sadece yumuşak tabanlı botlar ve elimde bir çift baton. Tehlike! Geri dönmeye karar verdim. Zaten gelmemem gerekti buraya kadar. Ayrıldıkta iki saat sonra ana kampa dönüyorum. Şerpa telaş içinde hemen gidelim diyor. Noldu diye soruyorum. Beni sormuşlar. Senin misafir nerde demişler. Yasak bölgeye geçti gelince bize getir demişler. Ana kamptan sonrasına zirveye doğru gitmek için özel izin almak. Teçhizatın tam olması ve 12.000 Amerikan Doları civarında bir milli park parası ödemek gerek. Kaçak çıkış yapanı yakalarlarsa polis gelip alıyor. İki katı para cezası 6 ay hapis ve 3 yıl ülkeye girmemek cezası var. Kendi ülkemi ve sahipsiz dağlarımı düşünüyorum. Tuvalet haline getirilmiş Ağrının 4200 kampını, özellikle İsrailli Yahudilerin çöplük haline getirdiği ve artık ayin yapmaya başladıkları Kaçkarlar Kamp yerlerini içim sızlıyor. Niye bu kadar elimizdekinin kıymetini bilmiyoruz. Niye kendi değerlerimizi yok etmek için elimizden geleni yapıyoruz. Başkalarının yok etmesine ses çıkarmıyoruz. Ah sahipsiz ülkem, ah sahipsiz dağlarım! Hızla ana kamptan ayrılıyoruz ve Grak Shep’e dönüyoruz. Akşam hava kararırken Pansiyona geliyoruz. Hava soğuk kar yağışı var ve çok yorgunum ama bir o kadar da mutluyum. Geceyi Grak Shep’te geçireceğiz. Sabah iniş var. Buddi memnun. Aşağıya ineceğiz baş ağrısı geçecek. Dönüş rotamız Kumjung ve Kumjung Ri zirvesi. Sonrada Island Peak ! Tekrar Namche ve Katmandu.

Ali ÇETİN

Gezi Anıları

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir